Rüyalar zamanın anlamını kaybettiği kara delikler midir, yoksa hiç durmadan hareket eden zamandan bağımsız zaman parçacıkları mıdır?  Metafizik ile ilgileniyorsanız bu gibi konularda yazılmış çok sayıda kaynağa erişebilirsiniz. Ancak, ilk baskısı 1927 yılında yapılmasına rağmen bugüne kadar Türkçe’ye çevrilmeyen “An Experiment with Time” (Zamanla Bir Deney) adlı eseri bugüne kadar hiç duymamış olabilirsiniz.

Havacılık alanında da önemli başarıları olan İngiliz asker ve havacılık mühendisi John William Dunne, “An Experiment with Time” kitabını takiben “The Serial Universe” (Seri Evren), “The New Immortality” (Yeni Ölümsüzlük), “Nothing Dies” (Hiçbir Şey Ölmez) ve “Intrusions” (İhlal) adlı kitaplara da imzasını atmış.

Dunne’ın “An Experiment with Time” adlı eserini astral seyahat tarzı parasikoloji kitaplarından ayıran en önemli fark ise kitabın tamamen deneylere dayalı hazırlanması ve “Serialism” adını vereceği bir zaman teorisine temel teşkil etmesidir.

Kitabında Dunn, her şeyin gördüğü bazı ilginç rüyalara kafa yorması sonucu başladığını bildiriyor. Bir gün rüyasında saat 4.30’da duruyor, resepsiyonist ile saatin gece 4.30’da mı, yoksa 16.30’da mı durduğuna ilişkin bir tartışmaya giriyorlar. Uyandığında saatin gerçekten de o saatte durmuş olduğunu fark ediyor. Bu rüyayı çok önemsemese de, takip eden zamanda bazı büyük felaketleri gerçekleşmeden önce rüyasında görmeye başlıyor. Afrika yolculuğunda ölenler, bir adada yaşanan volkanik patlama, bir fabrikada yangın, bir trenin yoldan çıkması…

Örneğin, rüyalardan birisinde kendisini patlamak üzere olan bir yanardağın eteğinde görüyor. Bir an önce adadaki 4 bin kişinin tahliye edilmesi için yetkilileri ikna etmeye çalışırken uyanıyor. Takip eden günlerde gazetede bir adada patlayan yanardağda 40 bin kişinin öldüğünü ve bu kişilerin tahliye edilerek kurtulma ihtimali olduğunu okuyor!

Bu rüyaların ardından bazı olayların gerçekleşmeden önce rüyalarda öngörülebileceğini düşünerek kitabına ismini de veren zaman olgusuna yönelik bir deney gerçekleştirmeye karar veriyor. Ampirik bir çalışmanın en önemli gereksiniminin veri olduğunu bilen Dunne, insanların uyandıktan bir süre sonra rüyaları tamamen ya da kısmen unutmaları sebebiyle uyanır uyanmaz rüyaları kayıt altına alabilmek için yastığının altına bir kalem ve not defteri yerleştirerek işe başladığını ifade ediyor. Her sabah uykudan uyanır uyanmaz rüyalarından aklında kalanları kelime öbekleri halinde deftere aktaran Dunne, rüyalarının gerçek hayat ile ilişkili olup olmadığını incelemeye başlıyor. Deneye çevresindeki başka kişileri de dahil eden Dunne, görülen rüyaları geçmiş, mevcut zaman, gelecek ve diğer olaylarla ilişkisine göre gruplayarak analiz etmeye başlıyor.

Elde ettiği bulgular sonucunda rüyaların önemli bir kısmının geçmiş ve günümüze ait farklı olayların görüntülerinden oluştuğunu ifade eden Dunne, zaman zaman gelecekteki olaylara ilişkin ön izleme imkânı da sunan rüyaların aslında insanların şimdiki zamandan farklı bir zaman boyutunda gözlemde bulunmalarını sağladığı sonucuna ulaşıyor.

Dunne, ‘önsezi yetisi’nin medyumların özel bir uzmanlık alanı olmayıp, tüm insanlarda var olmasına rağmen farkında olmadıkları gizli bir psişik yetenek olduğunu düşünüyor. Çoğu insanın rüyalarında kendilerine sunulan bu öngörüleri hiç hatırlamamasının tek nedenini ise bu bilgilerin kendilerini gerçek ve fantastik izlenimlerin bütünleşik bir demeti içinde küçük parçalar halinde sunulmaları ve şimdiki zaman bilincinin bu parçacıkları kolaylıkla unutmaya meyilli olması olarak açıklıyor. O yüzden de, not tutmaya başlamadan önce sabah uyanır uyanmaz ezberlediği rüyalarını giyinip kahvaltıya inene kadar unuttuğunu itiraf ediyor.

Kitabında çok boyutlu bir zaman modeli geliştiren Dunne, bulgularını “Serialism” (serisellik) teorisi ismi ile açıklamaya çalışıyor. Dunne’a göre fizik bilimi tarafından açıklanamayan zaman kavramı, eğer gerçekten sürekli lineer bir şekilde ilerleyen bir süreç olsa idi insanların rüyalarında geleceğe ilişkin öngörülere ulaşamaması gerekirdi. O yüzden de, zamanı dördüncü boyut olarak kabul eden Dunne’a göre, içinde bulunduğumuz süreklilik arz eden mevcut zaman uyanık kaldığımız sürece yaşamı sürdürdüğümüz süreçleri kapsıyor.

Dunne, uyanık kaldığımız sürece dikkatimiz ‘mevcut an’a odaklandığı için şimdiki zaman dışında bir şeyleri görebilmemizin mümkün olamayacağını söylüyor. Yazara göre, uyku halindeki bilişsel durumda zaman süreksiz ve parçalar halinde olduğu için şimdinin ötesini yani geçmiş ve geleceğe yönelik öngörüleri mümkün kılıyor.

İnsanoğlunun fiziksel beyninin ‘t1’ olarak adlandırılan şimdiki zaman boyutuna uygun zihin düzeyine sahip olduğunu düşünen Dunne, rüyaların ‘t2’ olarak adlandırdığı bir üst zaman boyutunda görüldüğünü ve bu zaman diliminde ayrı bir zihin düzeyine ihtiyaç duyulduğunu ifade ediyor. Ancak, bu bu düzeyde yani rüyalar aleminde insanların sadece gözlemci bilinci deneyimlediğini de sözlerine ekliyor. Diğer bir ifade ile, Dunne’a göre insanlar rüyalarında sadece geçmişe, bugüne ya da geleceğe ait ‘bazı zaman parçacıklarını’ gözlemleyebilse de, bunların büyük bir kısmını uyandıktan sonra unutmaktadır.

Daha üst seviyelerdeki zaman boyutlarına erişebilmek için ise daha yüksek bilinç seviyesine (üst benlik) erişmek gerektiğini ifade eden Dunne, zincirin sonunda üstün bir nihai gözlemci statüsünün bulunduğunu iddia eder. Teoremin belki de en ilginç detayı ise insanların ölümsüz olduğu ve öldüğümüzde sadece t1 zaman boyutunda yaşayan fiziksel benliğin hayata veda ederken, üst benliklerin üst zaman dilimlerinde yaşamı sürdürdükleri iddiasıdır.

Dunne’ın bu görüşleri pek çok açıdan eleştirilmiş olsa da tasavvuftaki mertebeler ve bedenin ölümünün ardından ruhun bedenden ayrılmasına yönelik inanışlar ile paralellikler taşıması oldukça ilginçtir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir