Kasım ayına girdiğimiz şu günlerde dünya çapında COVID-19 vaka sayısı 250 milyon sınırına dayanırken, koronavirüs kaynaklı ölümler 5 milyonu aştı. Bu üzücü istatistiklerin yayınlandığı günlerde dikkat çeken bir pandemi haberi daha vardı. (Hayır, aşı karşıtı Fatih Erbakan’ın korona sebebiyle karantinaya alınması haberi değildi dikkatimi çeken haber!) Geçmişte aşı karşıtı paylaşımları Twitter tarafından sansürlenen Madonna’nın güncel bir röportajında yer alan küçük bir bölüm gerçekten ilginç geldi bana. Aşı karşıtlarına karşı toplumlarda oluşan mahalle baskısından yakınan Madonna özetle diyor ki:

İptal edilme ve iptal kültürü korkusu nedeniyle kimsenin bir şeyler hakkında gerçekten ne düşündüğünü söylemesine izin verilmiyor.

Gerçekten de, sosyal medya şirketleri aşı karşıtı söylemlere yönelik baskılar karşısında ‘düşünce özgürlüğü’ söylemini bir kenara bırakmak zorunda kalarak başlangıçta sadece pandemi ile ilgili dezenformasyon kaynaklarını sansürleme yoluna giderken, günümüzde aşıya yönelik tereddütlerini dile getirmeye çalışan herkesi susturmaya çalıştıklarını gözlemliyoruz. Bu bağlamda düşündüğümüzde, Madonna’ya hak vermemiz gerekiyor.

Esasen bu noktada asıl tetikleyici gücün Madonna’nın iptal kültürü olarak ifade ettiği toplumların baskı unsuları üzerindeki rolü olduğunu düşünüyorum. Çünkü, Orwell ve Huxley’in distopik romanlarında karşımıza çıkan ‘toplumlar üzerinde hakimiyet yasak ve korku ile mi, yoksa zevk ve konfor ile mi daha kolay kurulabilir’ sorusunun pandemi döneminde farklı bir boyut kazandığını görüyoruz!

George Orwell özellikle ‘1984’ romanında yasakçı ve sansürcü uygulamalarla bireylere acı çektirerek toplumların kontrol altında tutabileceğini gösterirken, Aldous Huxley ‘Cesur Yeni Dünya’ romanında toplumu zevk ve konfora alıştıran bir sistemin onları pasif, hazcı ve egoist bireyler haline getirerek rahatlıkla kontrol altına alabileceğini düşünüyordu.

O yüzden de, Huxley’e göre iptal kültürü yaratmak için bir kitabı yasaklamak yerine o kitabı okuma ihtiyacı duymayan bireylerden oluşan bir toplum yaratıldığında, bireylerin o kitabı okumak isteyenlere karşı ‘aykırı’ birey muamelesi yapması zaten kaçınılmaz olacaktı.

Önceki yazılarda da değindiğim üzere, ‘Dijital Çağ’a adım atmamızı sağlayan pandemi kaynaklı ‘yeni normaller’i bu bağlamda düşündüğümüzde Huxley’in haklı olduğunu söylememiz mümkün. Yeni normaller sadece, maske ve sosyal mesafe gibi pandemi dönemi ihtiyaçları ile sınırlı kalmayıp, sosyal medyanın da yardımıyla bireyleri dijital dönüşüme gönüllü olarak yönlendirilme konusunda da etkili olmaya başladı bile.

Bununla birlikte, aşı konusunda Orwell’ci ya da Huxley’ci yaklaşımların pek çok bireyi ikna konusunda tek başına etkili olamadıklarına şahit olduk! Ne Çin usulü pandemi yasakları, ne de Amerikan usulü aşı ile vaat edilen konforlu yaşam modeli çok sayıda birey üzerinde etkili olamadı. Sokağa çıkma yasakları ve aşı kartı gibi uygulamalar bir şekilde aşılabildi, PCR testi gibi zorlaştırıcı engeller çok az kişi üzerinde aşı konusunda caydırıcı etki gösterdi. Bilim insanları tarafından yapılan çalışmalarla desteklenen “Aşıların kazanımlarının potansiyel risklere göre daha fazla olduğu” bilgisi belirli bir gruba komplo teorileri kadar inandırıcı gelmedi.

İşte o yüzden de ABD başta olmak üzere dünya çapında dual bir yaklaşım izlenmeye başlanarak, bir yandan tüm bireylerin aşı olması ile sağlanması hedeflenen toplumsal bağışıklığa dayalı konfor konusunda insanlar ikna edilmeye çalışılırken, diğer yandan da bu çabalara zarar verdiği düşünülen dezenformasyon kaynakları engellenmeye, aşı karşıtı düşünceler ise susturulmaya çalışıldı.

Bu noktada itiraf etmek gerekirse, Madonna’nın da dile getirdiği üzere, kendim de dahil olmak üzere aşı olma konusunda ikna edilebilen pek çok birey, aşıya karşı tereddütü olanlara empati kurmak yerine onlara karşı önyargılı bir tutum sergileyerek onların susturulmasında önemli bir rol oynamaya başladı.

Özetlemek gerekirse, başlıkta ‘Huxwellizm’ olarak adlandırdığım bu yeni yaklaşım aslında günümüzde Huxley’in distopyasında konfor ile kontrol altında tutulamayan bireylerin Orwell’in öngördüğü şekilde korku ile izole edilme çabalarıdır ki, Huxley romanında bu gruptaki aykırı insanları ‘yabaniler’ olarak adlandırmakta ve onların ‘Yeni Dünya’ ile etkileşimlerini elektrikli tellerle çevrelediği kendi dar alanlarında kontrol altında tutulmalarını sağlayarak imkânsız hale getirmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir